Kategoriler
Kitap Özeti

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı

Anlam ve uygulama derinliği

Yanlış hatırlamıyorsam kardeşim bir keresinde bana kitap okurken altını çizmek yerine, altını çizeceğim her ne ise onun üzerinde o sırada duraksayıp düşünmem konusunda tavsiye vermişti. Bu şekilde zihnimde daha kalıcı hale geleceğinden bahsederek.

Kısa bir süre önce Stephen R. Covey’nin Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabına başladım. Böyle çok değerli bilgilerin bulunduğu kitaplar için genellikle çok fazla not alırım, altını çizerim. Fakat pek nadiren geriye dönerek notları toplar ve işe yarar hale getiririm. Bu yüzden aldığım notlar haliyle unutulup gider. Eğer birine anlatmak ya da üzerine tartışmak için bir çalışma yapmamışsam. Şimdi bunu tersine çevirmek için bir aksiyon alıyorum.

Kitabın kullanımı hakkında tavsiyeler verdiği alanda anlama ve uygulama konusunda daha derine inerek bilgi ile becerileri arttırmak konusunda şu tavsiyeyi veriyor: Kitabı okurken paradigmanızı öğrencilikten öğretmenliğe kaydırın. İçten dışa bir yaklaşım benimseyin ve öğrendiklerinizi 48 saat içerisinde bir başkasıyla paylaşmak ya da tartışmak amacıyla okuyun. 

Etkili olmak

Altın yumurtlayan kaz. Bu hikayeyi sanırım hepimiz biliyoruzdur. Bu bölümde yazar metafor olarak atın yumurtlayan kaz örneği verir. Bu durumu ise, Üretim / Üretim Yeteneği şeklinde ifade eder.

Üretim = Altın Yumurta – İstenilen sonuçların üretilmesi

Üretim Yeteneği = Altın Yumurtlayan Kaz – İstenilen Sonuçları Üretme yeteneği

Burada anlatılmak istenen şudur. Eğer siz sadece yumurtalara odaklanır (Ü) altın yumurtlayan kaza (ÜY) gereken ilgiyi göstermezseniz bir süre sonra kaz artık altın yumurtaları üretmeyen hale gelecektir. Bunu ister altın yumurtlayan kazın içini açarak madene ulaşmaya çalışarak yapın isterseniz nasıl olsa yumurta geliyor kaz kendisi ne yaparsa yapsın diyerek. Bunun sonucunda gerekli bakımı yapmadığınız için kaz ölür.

Diğer opsiyon ise üretilen yumurtaları önemsemeyerek altın yumurtalayan kaza çok önem vermekle ilgili. Bu sefer ise çıktıları göz ardı ederek yumurtaları satmak için uğraşmayacağımız anlamına geliyor bu durum. Böyle bir durumda ise altın yumurtlayan kazı besleyecek parayı bulamayız. Ne kadar altınımızın olduğunun öneminin, onları satma potansiyelimizin olmadığı bir durumda pek işe yarayacağı söylenemez.

En önemli mali kaynağımız aslında yeteneğimizdir. Birçok kişi bu duruma katılmayabilir. Kendince sebepleri olabilir. Fakat ne yazık ki doğru ulan budur. Biraz üzerine kafa yorduğunuz zaman çok iyi anlaşılabileceğini düşünüyorum.

Özbilinç ve Proaktif Olma 

Özbilinç nedir ?

İnsanların dünyadaki her şeye egemen olmalarını ve bunu kuşaktan kuşağa aktarmalarını sağlayan şey.

Tam olarak “özbilinç” için kendi zihinsel sürecini düşünme yeteneğimiz diyebiliriz.

İnsanoğlunu sadece içgüdüsel şekilde hareket etmekten alıkoyan bir şeydir.

Biz bu yeteneğimiz sayesinde etki ile tepki arasında seçim yapma özgürlüğüne sahip olmuş oluruz.

Hayatta yaptığımız seçimlerden ibaret olduğuna göre, seçim yaparken nelere dikkat etmeliyiz ?

Anahtar kelime proaktif.

İnsanoğlu olarak her ne kadar kararlarımızı verirken bağlantılı olduğumuz şeyler olsa bile nihai olarak kendi yaşamımızdan sorumluyuz. Buradan yola çıkarak davranışlarımızın koşullarımızın değil, kararlarımızın bir işlevi olduğunu anlamak gerekir. Yani bazı şeylerin olmasını sağlamak için hem insiyatifimiz vardır hem de sorumluluğumuz.

Eğer proaktif bir insansanız aldığınız kararların sorumluluğunu kabul eder ve ortaya çıka davranışlardan dolayı koşulları veya koşullanmayı suçlamazlar.

Çünkü şu önemli noktanın farkındadırlar.

Bizlere zarar veren aslında başımıza gelenler değil, onlara gösterdiğimiz tepkidir. Kuşkusuz bazen bazı şeyler bize fiziksel olarak ya da ekonomik açıdan zarar vererek kederlenmemize yol açar. Ancak bu olaydan karakterimizin ve kimliğimizin zarar görmesine gerek yoktur. Aslında en çetin deneyimler karakterimizi şekillendirerek iç güdümüzü geliştiren ve gelecekte zor koşullar ile başa çıkma ve başkalarına da bunu yapmaları konusunda ilham verebilme özgürlüğümüzü geliştirecek potalara dönüşmesidir.

Katılım Olmadıkça, Bağlılık Da Olmaz

Başarılı şirketlerin kurum kültürleri benim her zaman merak ettiğim, araştırdığım kimi zaman ise kıdemli bir yönetici ile birebirde tanışarak merak ettiğim soruları sormamı sağlayan bir şey olmuştur.

Peki çalışanların şirketlerine besledikleri aidiyet düzeyini nasıl arttırabilirsiniz ?

Bu sorunun cevap sanılanın aksine genel cevaplar ile geçiştirilemeyecek kadar önemli.

İlk zamanlarda -bir kuruluşta henüz yeniyken ya da bir ailedeki çocuklardan biri henüz küçükken- onara bir hedef gösterebilirsiniz.

Özellikle de ilişki, yönlendirme ve eğitim iyiyse, bunu benimserler.

Ancak insanlar olgunlaştıklarında ve yaşamları ayrı bir anlam kazandığında, bir şeylere katılmak, önemli bir katkıda bulunmak isterler. Ve bu katkıyı veremiyorlarsa, yaratılan şeyi kabul etmezler.

Bu durumda bir motivasyon sorunu ile karşı karşıya kalırsınız. Bu sorun da Albert Einstein’in meşhur deyimiyle, “Bir problemi onu ortaya çıkaran bilinç düzeyi ile çözemezsiniz.”düşüncesi içerisinde bir çözüm yolu aramak gerekir.

Bununla ilgili geçmiş yıllarda çalıştığım bir şirket bünyesinde genel müdüre şöyle bir şey dediğimi hatırlıyorum. “Biz bu şirketin bireyleri olarak hepimizin sadece aynı yöne bakması yetmez. Sizin gördüğünüz şeyi görebiliyor olmamız lazım. Ancak bu şekilde ortak bir hedef uğruna birbirimiz destekler nitelikte çalışabiliriz.”

Bu sebepten dolayı kurumsal bir misyon bildirgesinin yaratılması zaman, sabır, katılım, beceri ve empati gerektirir. Yine bu anlık bir çözüm değildir. Zaman, içtenlik ve doğru ilkelerin yanı sıra sistemleri, yapıyı, yönetim tarzını ortak vizyon ve değerlere uyumlu kılmak için cesaret ve dürüstlükte gereklidir. Bu ancak doğru ilkelere dayalıdır ve işe yarar.

Gerek aile, gerek kurum için bir misyon bildirgesi – herkesin benimsediği ve değerler yansıtarak desteklenen bir bildirge- güçlü bir birlik ve inanılmaz bağlılık yaratır.

Ancak bu şekilde insanların yürekleri ve zihinlerinde, kendilerini yönetmelerini sağlayacak bir dizi kıstas, ya da kılavuz oluşturur. Ve böylelikle o insanlar bir başkasının yönetimine, denetimine, eleştirisine ya da ucuz çarelere ihtiyaç duymazlar. O kurumunda – aile ya da şirket- temsil ettiği şeyin değişmeyen özünü benimsemişlerdir.

Bun aktardıklarımı anlamak ya da herhangi bir kuruma ne denli bağlı olduğunuzun düzeyini algılamak için bir ipucu paylaşmak isterim. Var olduğunuz kurum bünyesine hiç kimse tarafından bilinmeyen ve önemsiz bir hata yapmanız durumda, bunu görmezden gelmeyi mi seçersiniz yoksa bunu kendinize veya bir üst yetkilinize itiraf etmeyi mi ?

Hayat yolculuğumuzda belki çok dikkat etmeden yaşadığımız fakat büyük değişimlere sebebiyet verecek ufak bir detayı anladığım ve bildirim kadarıyla aktarmaya çalıştım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir